Sayfalar

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Okumalı - Genç Werther'in Acıları, J. Wolfgang Von Goethe

 “…Sabret! Sabret! Her şey daha iyi olacak. Sana hak verdiğimi söylüyorum dostum. İnsanların ne yaptıklarını, nasıl çalıştıklarını, her gün aralarında gezip gördükten sonra kendimle daha barışık hale geldim. Çünkü her şeyi kendimizle, kendimizi de herkesle karşılaştıracak şekilde yaratılmışız bir kere, bundan dolayı mutluluk ve hüznümüz bağlı olduğumuz şeylerden etkileniyor kuşkusuz, bu durumda en tehlikeli şey de yalnızlık…”

 İş Bankası Yayınları klasiklerine başlamaya karar verdiğimde hangisinden başlayacağıma dair aklım karışıktı. Gelen öneriler üzerine Goethe’den başlamaya karar verdim. Önerildiği kadar süper bir kitap. Werther’in Wilhelm’e yazdığı mektuplardan oluşan bir kitap Genç Werther’in Acıları. Genelde bu tarz kitaplar tercih edilmez ancak gerçekten okunması gereken müthiş bir klasik. Kişinin iç bunalımını ve yaşadığı çaresizliği adeta filmleştirmiş Goethe. Belki ilk başlarda biraz sıkılabilirsiniz ama son sayfaları nasıl çevirdiğinizi anlamayacaksınız, emin olun. Akıcı ve sade dil ön planda olduğundan hızlı ve rahatça okuyabilirsiniz. Aslında kişisel anılar bir felsefeye dönüşmüş kitapta. Eğer bu gözle okursanız kitaptan çok önemli öğretiler kapabilirsiniz bence.

 Werther’in Lotte’ye aşık olmasını konu alıyor kitap. Ama Lotte, Arthur ile nişanlıdır ve müstakbel kocasını çok sevmektedir. Bir yandan da Werther’e de çok değer vermektedir Lotte. Werther tüm yaşananlara dayanabilecek mi? Lotte bir tercih yapacak mı? Arthur bu aşkı fark ettiğinde Werther’e katlanabilecek mi?

 “… İnsan övgüler düzülen yarı tanrıdan başka nedir ki? Ne zaman gereksinim duysa, güçlerinden yoksun kalmıyor mu? İster sevinçten uçsun, ister üzüntüden ölsün, her iki durumda da, sonsuzluğun zenginliğiyle kendini yitirme özlemi duyup, o soğuk ve hissiz bilincine yeniden kavuşturulduğu anda engellenmiş olmuyor mu?”

 “… Bugün bile gittiğim her yerde benim için üzüldüklerini dile getirip,  beni kıskananların zafer elde etmişçesine konuştuklarını anlattılar: Küçük kafalarıyla büyüklük taslayan, kendilerini tüm kuralların üstünde gören kendini beğenmişlerin hali görülmüş olmuş, buna benzer bir sürü gevezelik- insanın yüreğine bıçak saplayası geliyor; özgürlükten ne kadar bahsedilirse edilsin, ellerine geçen ilk fırsatta kendisiyle ilgili dedikodu yapan alçakları umursamayan kişiyi görmek isterim doğrusu, dedikoduların aslı yoksa ciddiye almamak kolay elbette.”

20 Ağustos 2016 Cumartesi

İyi Ki Varsın Renkli Kampüs!

Üniversiteyi yeni kazanmış ve dünyanın değiştirilebileceğine inanan biri ne yapabilir diye sorsalar cevabını veremezdim geçen sene. Ama şimdi çok rahatlıkla verebilirim; Renkli Kampüs var!

 Geçen sene sürekli muayene olduğum doktorumu ziyarete gittiğimde kendisi bana “Renkli Kampüs” adında bir oluşumdan bahsetti. Açıkçası ilk önce emin olamadım başvurmak konusunda. Hem biraz çekingendim hem de ne yaptıklarını pek anlayamamıştım. Ama doktorumun tavsiyesi benim için emir gibidir, böylece ben de hemen başvurdum. İyi ki de başvurmuşum. Bir insanın hayatı olumlu anlamda ne kadar değişebilirse benim de hayatım o kadar değişti. 3 yıl önce hayalini kurduğum şeyleri yaptım, hep görmek istediğim iş hayatını bizzat iş hayatının önemli oyuncularından dinledim. Şimdiki arkadaşlarımın belki de yarısından fazlası Renkli Kampüs’ten. Düşünce yapım ve yaşam tarzım öylesine değişti ki, kendimi hayatta 1-0 önde görüyorum artık!

 Beni en çok etkileyen mottolarıydı: “Dünyanı değiştirmek için dünyanı değiştir!” Aslında bu tam da benim yapmak istediklerimi anlatıyor. Ben gerçekten dünyanın değiştirilebileceğine inanıyorum ve bunun için en ön saflarda olmak istiyorum. Hatta geçen günlerde Twitter profilimde gezinirken 1,5 yıl önce  attığım tweet, sanırım Renkli Kampüs’ün tam benlik olduğunu kanıtlıyor: “Dünyayı değiştirmeye kendinden başla.” Bence bu değişime inanan herkes başvurmalı Renkli Kampüs’e.

 Şimdi biraz Renkli Kampüs’ün nasıl bir oluşum olduğunu ve ne yapmak istediğini açıklayayım. Renkli Kampüs’ü 5 mükemmel kadın, tamamen gönüllülük esasıyla kurmuşlar. Hepsi iş hayatında gayet başarılı ve tecrübeli bu 5 kadın, değişimin gençlerle başlayacağına inanarak başrole üniversite öğrencilerini almışlar. Büyük bir çalışmanın ürünü olan Renkli Kampüs, biz gençlere iş hayatı ve sosyal toplum ilişkileri bakımından çok şey katıyor. Cumartesileri farklı şirketlere giderek farklı konuşmacılar dinliyorsunuz. Bu konuşmacılar insanın ufkunu genişleten insanlar. Çok şey öğrenerek kişisel gelişimizi hızlandırıyorsunuz. Tamamen ücretsiz olan bu oluşumun sizden tek bir beklentisi var. Bir sivil toplum kuruluşu için ekibiniz ve mentörlerinizle beraber bir proje yapmak ve bunu sunmak. Aslında bu aktif rol alma konusunda çok güzel bir fırsat. Sosyal ilişkileriniz gelişirken mükemmel bir çalışmanın içinde buluyorsunuz kendinizi. En güzeli de engelli ve engelsiz insanların bir arada olması. Bir engelli olarak kendimi hiç de engelli gibi hissetmediğin tek yer Renkli Kampüs. Tek kelimeyle müthiş bir platform olan Renkli Kampüs, her üniversite öğrencisinin mutlaka deneyimlemesi gereken bir program!

Kurucuları, mentörleri, gönüllüleri ve katılımcılarıyla tek kelimeyle harika olan Renkli Kampüs’ün 4. dönem başvuruları 30 Eylül’e kadar devam ediyor. Ama bence www.renklikampus.org adresine girerek hemen başvurmalısınız siz de. Sevgiyle kalın.

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Okumalı – Cemile, Cengiz Aytmatov

“… ‘Düşünün bir kere… o bile ona öyle bakarsa başkaları ne yapmaz?’ diyordum kendi kendime. Bütün benliğimle isyan ediyordum bu durumuna. Henüz kurtulamadığım çocuksu bencillik, bende hırslı bir kıskançlığa dönüşmüştü. Çocuklar yakınlarını yabancılardan hep kıskanırlar zaten. Şimdi Danyar’a duyduğum acıma hissinin yerini düşmanlık almıştı. Onunla alay edilmesinden haince zevk almaya başlamıştım.”

 Her fırsatta Toprak Ana kitabını okuduktan sonra Cengiz Aytmatov’a çok ayrı bir sevgi beslediğimi söylüyorum. Okuduğum kitaplar içinde duygu yoğunluğu en fazla olan kitaptı. Savaş ve sevgi temasını en güzel biçimde işleyen yazar olduğunu düşünüyorum Cengiz Aytmatov’un. Bu düşüncem yazarın diğer kitaplarını okuma hissi uyandırdı bende.  Okudukça da düşüncemin ne kadar doğru olduğunun bir kez daha farkına vardım. Cemile kitabı savaş dönemindeki aşkı mükemmel bir dille bize aktarıyor. Bu kitaplarda yazar hayatından esinlenmiş bence. Çünkü bu denli gerçekçi ve duygulu olması fazlasıyla önemli. Toprak Ana kadar olmasa da bu eser de güzel bence. Okumalısınız mutlaka. Kısa olduğundan rahatlıkla bitirebilirsiniz. Sade dil ve doğallık okurken büyük bir keyif almanızı sağlıyor.

 Cemile henüz dört aydır evliyken kocası Sadık’ı cepheye yollamak zorunda kalan genç bir kızdır. Erkek gibi çalışan ve çocukça hislerinden henüz kurtulamamıştır. Tüm gençler gibi o da her gün kolhozda çalışmaktadır. Köye bir gün Danyar isimli bir asker gelmiştir. Ancak Danyar çok içine kapanık olup kimseyle konuşmak istememektedir. Tek yaptığı var gücüyle çalışmaktır. Danyar ile Cemile birbirlerine aşık olduklarında ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Danyar aşkını türkülere vurmuştu. Peki, Danyar ile Cemile kavuşacaklar mı? Ya Sadık ne olacak? Danyar Cemile’ye türkülerini bir ömür söyleyebilecek mi?

" Tablomun kusursuz bir sanat eseri olmayışı umurumda değil. İnsan bir çırpıda büyük insan olamaz. Ama o benim için eşsiz bir değer taşıyor, onu çok, çok severim. O benim ilk bilinçli yaratma heyecanımdır. "

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Toplu Taşıma Cahiliyeti!

Bu yazımı İstanbul için yazıyorum. Belki diğer şehirlerde de durum aynıdır ama yine de pek bir bilgim olmadan değerlendirmek istemedim. İstanbul’daki hemen hemen herkesin kullandığı ama kullanmayı bilmediği toplu taşımayı anlatacağım bugün size.

 İstanbul artık 20 milyonluk bir şehir. Hatta belki de daha fazla. Verilere göre bu sayının büyük bir çoğunluğu işine, okuluna veya gezmeye toplu taşıma kullanarak gidiyor. Toplu taşımanın bu kadar yaygın olması süper bir şey bence. Çünkü trafiği daha aza indirgiyor. Yollara daha az araç çıkması demek doğaya daha az karbon salınımı demek. Bu da, her ne kadar küçücük de olsa, doğa adına yapılan iyi bir şey anlamına geliyor. Ama İstanbul’da toplu taşımanın daha ucuz olmasını düşünenlerdenim. Özellikle öğrenciler için.

 Tüm bunların yanında insanlar bu kadar çok kullanmasına rağmen hala öğrenememiş toplu taşımayı. En azından ben ve çevremdekiler buna hep rastlıyoruz. İnsanlar birbirini iterek bir yerlere varmaya çalışıyor. Bu fazlasıyla yanlış!

 Ben metro kullanmayı çok seven bir insanım. Trafiğe girmeden hızlıca istediğim yere gitmek süper bir şey benim için. Ama açıkcası arada gerilmeme neden oluyor. Neden mi? Kapıdan çıkarken insanların üzerime gelmesinden boğuluyorum! Tam kapının çıkışında “inenler ortadan, binenler kenardan” diye göstermesine rağmen ortadan binmeye çalışıyor bizim insanımız. Öncelik inenlerinken hemen binmeyi marifet sanıyor. Hâlbuki çok gereksiz ama bu benim canımı bir hayli sıkıyor. Birazcık dikkatli kullansak ne olur sanki?

 Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim benim vücudumda bazı engeller bulunduğundan. Bazen istemsizce kasılabiliyorum. Ama özellikle de gerildiğimde bu çok fazla oluyor. Herhangi bir otobüse bindiğimde insanlar bazen bana yer vermek istiyor. İyi niyetlerinden ötürü çok teşekkür ediyorum. Böyle düşünceli insanları gördükçe mutlu olmuyor da değilim. Ama bazen bunu abartanlar da var. Kendimi iyi hissettiğim zamanlarda bu teklifleri teşekkür ederek geri çeviriyorum. Bu reddime karşı sinirlenip kızan birçok insan da gördüm, üsteleyip benim gerilmeme ve kasılmama neden olanı da! İnsanlardan ricam şu ki; iyi niyetinizi kötüye çevirmeyin!


 Umarım artık insanlar toplu taşımada daha dikkatli, duyarlı ve nazik olur. Sevgiyle kalın.

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Gezen mi Okuyan mı?

Yıllardır klişe olan konulardan birini seçtim bu hafta. Bu konuda benim görüşüm şöyle: Çok okuyan dünyayı göremez, çok gezen insanı okuyamaz!

 Hayatın koşturmacası içinde gereksiz birçok şeye zaman harcayıp emek veriyoruz. Belki keyif alıyoruz ama bunların gelişimimize ve benliğimize bir fayda sağlamadığını bilmemiz gerekiyor. Örneğin dizi izlemek çoğu kişinin en büyük zamanını alan bir etkinlik. Kimi zaman saatlerce televizyon veya bilgisayar başında böyle şeyler için harcıyoruz vaktimizi. Halbuki bu tür şeyler zamanımızı çalmakla kalmayıp,  beynimizi bir hayli yoruyor. Dinleneceğimizi düşünürken daha da yorgun düşüyoruz. Şunu unutmamalıyız ki en güzel dinlence kitap okumaktır. Konusu ve tarzı fark etmez, kitabın her türlüsü ufkumuzu ucu bucağı olmayan yerlere götürür. Yalnızca yeni bilgiler öğrenmekle kalmaz, yeni bir hayatın merkezinde buluruz kendimizi. Karakterlerle beraber heyecanlanır, onlarla beraber üzülürüz. Belki hayatımız boyunca yaşayamayacağımız duyguları yaşarız. Hem kitaplar size hiç ihanet etmeyecek, sonsuz güvenle bağlanabileceğiniz birer dosttur. En kötü anınızda yanınızda olan, sevinçlerinizi paylaşan, dertlerinizi unutturan ve tüm bunları hiçbir karşılık beklemeden yapan yegâne varlıktır. Tüm bunlara karşın çeşitli bahaneler üretip kendimizi kandırmaya çalışıyoruz. En çok da “ iyi güzel ama benim vaktim yok o kadar” diyerek içimizi rahatlatmaya çalışıyoruz. Bu en büyük yalan! Kitap okumak isteyen insan bunun bir yolunu bulur bence. Yeter ki bunun için istekli olsun. Mesela günde 10 dakika ayırmak zor bir şey olmasa gerek. Daha sonrasında zaten kendiniz can atacaksınız daha fazla okumak için!

  Hayatımızın uzunca bir dönemini okullarda, sınıflarda oturarak geçiriyoruz. Salt bilgiyle beynimizi doldurup gerçek hayatı bilmeden yaşıyoruz. Mezun olunca da sudan çıkmış balık oluyoruz adeta. Sizce de bu kadar stabil kaldığımız yetmedi mi? Hayatı ve bilgiyi devinim içinde öğrenmek için durmayın! Seyahat ederek çok şey öğrenebileceksiniz. Örneğin dil öğreneceksiniz. Ama grameri sıkan, anlaması zor olan dillerden birini değil. Yaşamın, insanın dilini yaşayarak öğreneceksiniz. Böylece yaşamın amacını anlayıp duvarların arkasını görebileceksiniz. Birbirinizi bulacak ve hissedeceksiniz. Gezmek tarihi öğretir ama belgelerle ve kavramlarla değil. Zaten bu bilgilere artık birkaç tuşla ulaşabiliyoruz. Benim bahsettiğim şey tarihin sonuçlarını ve geleceğini görmek. Bir yerin kültürü, müzeleri, insanları ve toprağı bize bir kitabın gösterdiğinden çok daha fazlasını gösterebilir. Eğer bunlardan ders alıp anlam çıkarmaya çalışırsak, tarihin çok önemli bir öğretmene dönüştüğünü görebiliriz. Gezmek kendinize kendinizi öğretir. Günlük rutinlerinizden kurtulup kendinizin farkına varırsınız. İster 1 saatlik uzaklıktaki başka bir semt ister günlerce mesafedeki başka bir kıta olsun, gezmek hayatınızı uzatır. İşte bunun için durmayın, hayatı yaşayarak öğrenin!

Okumak da gezmek de kendi içinde başka bir dünya aslında. Ama bence tek başlarına yeterli değiller. İkisi bir olup kafa kafaya verdiklerinde, sizi bambaşka diyarlara götürür. Bol okuduğunuz ve gezmekten yorulduğunuz bir hayatınız olsun. Sevgiyle kalın.

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Okumalı –Her Şey Ben Yaşarken Oldu, Mustafa Becit

“Saatlerin eridiği bir şehirde zaman algısı sıfır ile bir arasındadır. Ya varsındır ya yoksundur. Yani sıfırın sağına bir virgül atıp binlerce sayı yazabilirsin ama asla bire ulaşamazsın. Çünkü sıfır ile bir arasında sonsuzluk vardır. Sıfır yokluktur, bir ise varlık. İnsan yaşamı boyunca yokluktan varlığa doğru yolculuk eder ama asla tam manasıyla bire ulaşamaz. Dolayısıyla tam manasıyla var olamaz. Ancak tahtalıköyü boyladığında tam manasıyla insanın varlığını anlamlandırabileceğini düşünüyorum.”

 Aslında kitabı okumaya kara vermem biraz zor oldu. Olumlu ve olumsuz birçok görüş almıştım. Ama kendi kendime “Okumaktan zarar gelmez.” dedim ve başladım okumaya. İyiki de okumuşum. Psikolojik açıdan bu kadar açıklayıcı ve sarsıcı bir kitap okumamıştım daha önce. Mustafa Becit’in farklı anlatım tarzı, sürükleyici olay örgüsü ve saf dili etkiledi beni. Öncelikle daha önce okuduğunuz kitaplardan en açık farkı, karakterlerin tek tek ele alınması ve psikolojik tahlillerin çok iyi yapılması. Zaman zaman terimler kullanılsa da anlayabiliyorsunuz rahatça. Psikoloji biliminin üzerine oturtulan bu kitabı okurken, bol bol Google’a girmeniz gerekebilir. Hem bilmediğiniz kelimeler olabilir hem de Jung, Freud gibi psikiyatrların görüşlerini daha iyi anlamak isteyebilirsiniz. Bu kitaptan önce açıkcası Psikoloji bilimine, din ve psikoloji arasındaki ilişkiye karşı pek fazla ilgim ve bilgim yoktu. Ama şimdi bu konuda araştırmalar yapıp kitaplar okumak istiyorum. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Özellikle de bu bilime merak duyanlar ve ilgilenenlerin bir başucu kitabı yapmasını gayet normal karşılayabilirim. Olumsuz olarak tek söyleyebileceğim, gerçekten fazlasıyla bilimsel olan birkaç bölüm var. Bu bölümler de beyninizin yorulmasına yol açabilir. Hatta bazen anlayamayıp tekrar tekrar okuyabilirsiniz. Yani en azından ben öyle yaptım. Ayrıca okurken mutlaka elinizde bir kalem olsun. Zira fazlasıyla altı çizilmesi gereken bölüm var. 

 Celal hayatın sillesini yemiş, kanı su gibi gören ve aşkı uğruna yaşamaya çalışan bir katildir. Annesi Celal’i doğururken öldüğü için babası hep onu suçlu görmüştür. Evden kovulduğunda henüz 7 yaşındaydı. Celal 22 yaşındayken ilk cinayetini işlemiş, ardından içindeki kini tutamayıp babasını da öldürmüştü. Bundan sonra artık o gözü pek bir katildi. Ama Serap ile tanışması hayatını yenilemeye yetmiş, aşk onu hayata bağlamıştı. Evlenmişler hatta Melek adında bir kızları olmuştu. Ama bir gün Serap ve Melek’in ortadan kaybolması, Celal’in intikam ve merak sahibi olmasına, yaşam amacının karısı ve kızı olmasına sebep olmuştur. Peki, Doktor ve Pars tüm bu olayların neresinde? Tüm bunlar bir oyunun parçası mıydı? Yusuf neden böyle bir hayatı seçmişti?

 “… İnsanın birey olma içgüdüsü vardır. Birey olarak toplum tarafından kabul görülme, birey olarak başarıyı tatma, birey olarak kariyer yapma, birey olarak saygınlık, itibar, şan şöhret kazanma gibi eğilimleri vardır. Ancak insanın bireysellikten ya da bireyselleşmekten kastın ne olduğunu tam manasıyla çözememesi, egoyu ve beklenti skalasını yükseltmiştir. Bencil, öfkeli ve ne istediğini bilmeyen insan tipleri tezahür etmiştir. Dolayısıyla ortalık sağlıksız, psikolojik olarak bitmiş ve sürekli arayış içine giren insanlarla dolmuştur.”

30 Temmuz 2016 Cumartesi

Dünyaya İyilik Yap!

 Hayatımızın otomatikleştiği, her şeyin sanal ortamda yapıldığı bir çağdayız. Bütün işlemlerimizi bilgisayarlarımızdan, telefonlarımızdan ve tabletlerimizden yapıyoruz. Ama bir şeyi unutuyoruz; dünya elimizden gidiyor!

 Tüm yaşamımızın dijitalleşmesi aslında biz insanlar için en büyük kolaylık. Reklamlarda dedikleri gibi her şeyi bir tıkla satın alabiliyoruz. Para yollayabiliyor, dünyanın bir ucundan haber alabiliyoruz. Nesnelerin interneti (IOT) ile beraber giyilebilir teknolojiler üretiliyor artık. Bu ucu bucağı görünmeyen gelişmelere kendimizi kaptırıp, kendimiz için ne büyük yanlışlar yaptığımızı fark etmiyoruz. Tembelleşiyoruz ve ellerimizdeki küçük makinelere bağımlı ediyoruz kendimizi. Tabi bu herkes için geçerli olmayabilir ama özellikle Y kuşağı olan bizler hayatımızı teknolojik gelişmelere göre yaşıyoruz. Belki bu bizim neslimiz için çözülmesi mümkün bir sorun ama bu sorunun Z nesli ve gelecek nesiller için çok büyük problemler doğuracağına inanıyorum. Belki de doğa denen şey onlar için sadece bir kavramdan ibaret olacak. Çünkü tüm inovatif hareketler, küçük ya da büyük doğaya zarar veriyor. Bu çok acı bir durum. Çözülebilir mi? Bunun cevabını ben veremem ancak görünen şu ki, insanlar bu konuda hatalar yaptığının farkında ama çözmek için bir yol aramıyorlar. Belki yumurta kapıya dayanınca bir yolunu bulurlar!

 Son 10 yılda herkesin ağzında olan “globalleşen dünya” çok doğru bir kavram aslında. Belki “birleşen dünya” da diyebiliriz. Artık uzaklar yakın, zorlar kolay insanoğlu için. Asıl sorun şu ki, tüm bunlar yapılırken, aynı zamanda “küresel sorun” kavramının da ortaya çıktığını umursamıyoruz. Herkes “küresel ısınma” denen şeyi duymuştur. Peki bunu çözmek için biz ne yapıyoruz? Dünyanın sürdürülebilirliği için hiçbir şey yapma niyetinde değiliz. Doğayı katlederken geleceğimizi, çocuklarımızı ve diğer canlıları düşünmüyoruz. Hâlbuki çok kolay! Biraz empati, biraz araştırma ve biraz da dikkatle bunların çözümünü kendiniz de bulabilirsiniz. En basitinden örnek vermek gerekirse, atıklarımızı azaltıp, çöplerimizi geri dönüşüme uygun şekilde ayırabiliriz. Eski kıyafet, eşya vb. gibi şeylerimizi atmak yerine, anne babalarımın eskiden yaptığı gibi onararak onları kullanılabilir hale getirebiliriz. Bu bir banellik değil, dünya için iyiliktir. Tüketim çılgınlığı yerine onarım çılgınlığı olsa mesela? Hem paramız hem anılarımız hem de dünyamız cebimizde kalır.

 Dizilerde ve filmlerde mutlaka duymuşsunuzdur: “Böyle bir dünyaya çocuk getirmek ne kadar doğru?” mottosu dillere pelesenk oldu bence artık. Savaşlara, kavgalara, sevgisizliğe hep karşıyız diyoruz ama bu yaptıklarımızın da bunca kötülükten farkı yok. Umarım gelecekte gerçekten de yaşanamayacak bir yer haline getirmeyiz dünyayı. Bu noktada en büyük görev de bizlere düşüyor. “Ağaç yaşken eğilir” mantığıyla hareket edip çocuklarımızı bu güdüyle büyütmeliyiz. İşte bunu başarabildiğimiz zaman, evren mucizesine en büyük teşekkürümüzü vermiş olacağız!

Eğer dünya ve gelecek için, geleceğimiz için, küçük bir iyilik yaparsanız çocuklarımız daha mutlu olacak. Bunu düşünerek hareket etmeniz en büyük motivasyonunuz olsun. Sevgiyle kalın.