Yıllardır klişe olan konulardan birini seçtim bu hafta. Bu
konuda benim görüşüm şöyle: Çok okuyan dünyayı göremez, çok gezen insanı okuyamaz!
Hayatın koşturmacası içinde gereksiz birçok şeye zaman
harcayıp emek veriyoruz. Belki keyif alıyoruz ama bunların gelişimimize ve
benliğimize bir fayda sağlamadığını bilmemiz gerekiyor. Örneğin dizi izlemek
çoğu kişinin en büyük zamanını alan bir etkinlik. Kimi zaman saatlerce
televizyon veya bilgisayar başında böyle şeyler için harcıyoruz vaktimizi.
Halbuki bu tür şeyler zamanımızı çalmakla kalmayıp, beynimizi bir hayli yoruyor. Dinleneceğimizi
düşünürken daha da yorgun düşüyoruz. Şunu unutmamalıyız ki en güzel dinlence
kitap okumaktır. Konusu ve tarzı fark etmez, kitabın her türlüsü ufkumuzu ucu
bucağı olmayan yerlere götürür. Yalnızca yeni bilgiler öğrenmekle kalmaz, yeni
bir hayatın merkezinde buluruz kendimizi. Karakterlerle beraber heyecanlanır,
onlarla beraber üzülürüz. Belki hayatımız boyunca yaşayamayacağımız duyguları
yaşarız. Hem kitaplar size hiç ihanet etmeyecek, sonsuz güvenle
bağlanabileceğiniz birer dosttur. En kötü anınızda yanınızda olan,
sevinçlerinizi paylaşan, dertlerinizi unutturan ve tüm bunları hiçbir karşılık
beklemeden yapan yegâne varlıktır. Tüm bunlara karşın çeşitli bahaneler üretip
kendimizi kandırmaya çalışıyoruz. En çok da “ iyi güzel ama benim vaktim yok o
kadar” diyerek içimizi rahatlatmaya çalışıyoruz. Bu en büyük yalan! Kitap
okumak isteyen insan bunun bir yolunu bulur bence. Yeter ki bunun için istekli
olsun. Mesela günde 10 dakika ayırmak zor bir şey olmasa gerek. Daha sonrasında
zaten kendiniz can atacaksınız daha fazla okumak için!
Hayatımızın uzunca
bir dönemini okullarda, sınıflarda oturarak geçiriyoruz. Salt bilgiyle
beynimizi doldurup gerçek hayatı bilmeden yaşıyoruz. Mezun olunca da sudan
çıkmış balık oluyoruz adeta. Sizce de bu kadar stabil kaldığımız yetmedi mi?
Hayatı ve bilgiyi devinim içinde öğrenmek için durmayın! Seyahat ederek çok şey
öğrenebileceksiniz. Örneğin dil öğreneceksiniz. Ama grameri sıkan, anlaması zor
olan dillerden birini değil. Yaşamın, insanın dilini yaşayarak öğreneceksiniz.
Böylece yaşamın amacını anlayıp duvarların arkasını görebileceksiniz.
Birbirinizi bulacak ve hissedeceksiniz. Gezmek tarihi öğretir ama belgelerle ve
kavramlarla değil. Zaten bu bilgilere artık birkaç tuşla ulaşabiliyoruz. Benim
bahsettiğim şey tarihin sonuçlarını ve geleceğini görmek. Bir yerin kültürü,
müzeleri, insanları ve toprağı bize bir kitabın gösterdiğinden çok daha
fazlasını gösterebilir. Eğer bunlardan ders alıp anlam çıkarmaya çalışırsak,
tarihin çok önemli bir öğretmene dönüştüğünü görebiliriz. Gezmek kendinize
kendinizi öğretir. Günlük rutinlerinizden kurtulup kendinizin farkına
varırsınız. İster 1 saatlik uzaklıktaki başka bir semt ister günlerce
mesafedeki başka bir kıta olsun, gezmek hayatınızı uzatır. İşte bunun için durmayın,
hayatı yaşayarak öğrenin!
Berkay'cım ne güzel bir biçimde yorumlamışsın bu sözü. Gerçekten de uzun süre ikisinin arasında düşünüp karar veremeyen biri olarak söylüyorum bunu.
YanıtlaSilKitap okumayı çok seviyorum ve bazı dönemlerde bir tanesini bitirdiğim gibi diğerine başlıyorum ya da gezme işinde insan bir başladı mı dediğin gibi arkası geliyor. Ancak her şeyi çok hızlı tükettiğimiz bu dünyada bu yaptıklarımızın da etkisi çok çabuk gelip geçebiliyor. Örneğin çok etkilendiğimiz bir kitabın kısa bir süre sonra konusunu bile hatırlayamıyor durumuna gelebiliyoruz. Bu noktada daha çok düşünmemiz, okuduklarımızı ve gezdiğimiz yerleri tüketmememiz için bunların üstüne yazmayı tercih ettim ben. Belki başkalarına da yardımcı olur diye paylaşmak istedim.
Bir kitabı bitirdiğimde ya da çok sevdiğim bir yeri gezdiğimde sıcağı sıcağına yazmak. İnsan yazmak için okuduklarını süzüyor ve kendine kattığı düşünceleri anlamış oluyor böylece.
Tamamıyla katılıyorum. Yazmak en güzel fotoğraftır.
Sil