Sayfalar

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Okumalı - Genç Werther'in Acıları, J. Wolfgang Von Goethe

 “…Sabret! Sabret! Her şey daha iyi olacak. Sana hak verdiğimi söylüyorum dostum. İnsanların ne yaptıklarını, nasıl çalıştıklarını, her gün aralarında gezip gördükten sonra kendimle daha barışık hale geldim. Çünkü her şeyi kendimizle, kendimizi de herkesle karşılaştıracak şekilde yaratılmışız bir kere, bundan dolayı mutluluk ve hüznümüz bağlı olduğumuz şeylerden etkileniyor kuşkusuz, bu durumda en tehlikeli şey de yalnızlık…”

 İş Bankası Yayınları klasiklerine başlamaya karar verdiğimde hangisinden başlayacağıma dair aklım karışıktı. Gelen öneriler üzerine Goethe’den başlamaya karar verdim. Önerildiği kadar süper bir kitap. Werther’in Wilhelm’e yazdığı mektuplardan oluşan bir kitap Genç Werther’in Acıları. Genelde bu tarz kitaplar tercih edilmez ancak gerçekten okunması gereken müthiş bir klasik. Kişinin iç bunalımını ve yaşadığı çaresizliği adeta filmleştirmiş Goethe. Belki ilk başlarda biraz sıkılabilirsiniz ama son sayfaları nasıl çevirdiğinizi anlamayacaksınız, emin olun. Akıcı ve sade dil ön planda olduğundan hızlı ve rahatça okuyabilirsiniz. Aslında kişisel anılar bir felsefeye dönüşmüş kitapta. Eğer bu gözle okursanız kitaptan çok önemli öğretiler kapabilirsiniz bence.

 Werther’in Lotte’ye aşık olmasını konu alıyor kitap. Ama Lotte, Arthur ile nişanlıdır ve müstakbel kocasını çok sevmektedir. Bir yandan da Werther’e de çok değer vermektedir Lotte. Werther tüm yaşananlara dayanabilecek mi? Lotte bir tercih yapacak mı? Arthur bu aşkı fark ettiğinde Werther’e katlanabilecek mi?

 “… İnsan övgüler düzülen yarı tanrıdan başka nedir ki? Ne zaman gereksinim duysa, güçlerinden yoksun kalmıyor mu? İster sevinçten uçsun, ister üzüntüden ölsün, her iki durumda da, sonsuzluğun zenginliğiyle kendini yitirme özlemi duyup, o soğuk ve hissiz bilincine yeniden kavuşturulduğu anda engellenmiş olmuyor mu?”

 “… Bugün bile gittiğim her yerde benim için üzüldüklerini dile getirip,  beni kıskananların zafer elde etmişçesine konuştuklarını anlattılar: Küçük kafalarıyla büyüklük taslayan, kendilerini tüm kuralların üstünde gören kendini beğenmişlerin hali görülmüş olmuş, buna benzer bir sürü gevezelik- insanın yüreğine bıçak saplayası geliyor; özgürlükten ne kadar bahsedilirse edilsin, ellerine geçen ilk fırsatta kendisiyle ilgili dedikodu yapan alçakları umursamayan kişiyi görmek isterim doğrusu, dedikoduların aslı yoksa ciddiye almamak kolay elbette.”

20 Ağustos 2016 Cumartesi

İyi Ki Varsın Renkli Kampüs!

Üniversiteyi yeni kazanmış ve dünyanın değiştirilebileceğine inanan biri ne yapabilir diye sorsalar cevabını veremezdim geçen sene. Ama şimdi çok rahatlıkla verebilirim; Renkli Kampüs var!

 Geçen sene sürekli muayene olduğum doktorumu ziyarete gittiğimde kendisi bana “Renkli Kampüs” adında bir oluşumdan bahsetti. Açıkçası ilk önce emin olamadım başvurmak konusunda. Hem biraz çekingendim hem de ne yaptıklarını pek anlayamamıştım. Ama doktorumun tavsiyesi benim için emir gibidir, böylece ben de hemen başvurdum. İyi ki de başvurmuşum. Bir insanın hayatı olumlu anlamda ne kadar değişebilirse benim de hayatım o kadar değişti. 3 yıl önce hayalini kurduğum şeyleri yaptım, hep görmek istediğim iş hayatını bizzat iş hayatının önemli oyuncularından dinledim. Şimdiki arkadaşlarımın belki de yarısından fazlası Renkli Kampüs’ten. Düşünce yapım ve yaşam tarzım öylesine değişti ki, kendimi hayatta 1-0 önde görüyorum artık!

 Beni en çok etkileyen mottolarıydı: “Dünyanı değiştirmek için dünyanı değiştir!” Aslında bu tam da benim yapmak istediklerimi anlatıyor. Ben gerçekten dünyanın değiştirilebileceğine inanıyorum ve bunun için en ön saflarda olmak istiyorum. Hatta geçen günlerde Twitter profilimde gezinirken 1,5 yıl önce  attığım tweet, sanırım Renkli Kampüs’ün tam benlik olduğunu kanıtlıyor: “Dünyayı değiştirmeye kendinden başla.” Bence bu değişime inanan herkes başvurmalı Renkli Kampüs’e.

 Şimdi biraz Renkli Kampüs’ün nasıl bir oluşum olduğunu ve ne yapmak istediğini açıklayayım. Renkli Kampüs’ü 5 mükemmel kadın, tamamen gönüllülük esasıyla kurmuşlar. Hepsi iş hayatında gayet başarılı ve tecrübeli bu 5 kadın, değişimin gençlerle başlayacağına inanarak başrole üniversite öğrencilerini almışlar. Büyük bir çalışmanın ürünü olan Renkli Kampüs, biz gençlere iş hayatı ve sosyal toplum ilişkileri bakımından çok şey katıyor. Cumartesileri farklı şirketlere giderek farklı konuşmacılar dinliyorsunuz. Bu konuşmacılar insanın ufkunu genişleten insanlar. Çok şey öğrenerek kişisel gelişimizi hızlandırıyorsunuz. Tamamen ücretsiz olan bu oluşumun sizden tek bir beklentisi var. Bir sivil toplum kuruluşu için ekibiniz ve mentörlerinizle beraber bir proje yapmak ve bunu sunmak. Aslında bu aktif rol alma konusunda çok güzel bir fırsat. Sosyal ilişkileriniz gelişirken mükemmel bir çalışmanın içinde buluyorsunuz kendinizi. En güzeli de engelli ve engelsiz insanların bir arada olması. Bir engelli olarak kendimi hiç de engelli gibi hissetmediğin tek yer Renkli Kampüs. Tek kelimeyle müthiş bir platform olan Renkli Kampüs, her üniversite öğrencisinin mutlaka deneyimlemesi gereken bir program!

Kurucuları, mentörleri, gönüllüleri ve katılımcılarıyla tek kelimeyle harika olan Renkli Kampüs’ün 4. dönem başvuruları 30 Eylül’e kadar devam ediyor. Ama bence www.renklikampus.org adresine girerek hemen başvurmalısınız siz de. Sevgiyle kalın.

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Okumalı – Cemile, Cengiz Aytmatov

“… ‘Düşünün bir kere… o bile ona öyle bakarsa başkaları ne yapmaz?’ diyordum kendi kendime. Bütün benliğimle isyan ediyordum bu durumuna. Henüz kurtulamadığım çocuksu bencillik, bende hırslı bir kıskançlığa dönüşmüştü. Çocuklar yakınlarını yabancılardan hep kıskanırlar zaten. Şimdi Danyar’a duyduğum acıma hissinin yerini düşmanlık almıştı. Onunla alay edilmesinden haince zevk almaya başlamıştım.”

 Her fırsatta Toprak Ana kitabını okuduktan sonra Cengiz Aytmatov’a çok ayrı bir sevgi beslediğimi söylüyorum. Okuduğum kitaplar içinde duygu yoğunluğu en fazla olan kitaptı. Savaş ve sevgi temasını en güzel biçimde işleyen yazar olduğunu düşünüyorum Cengiz Aytmatov’un. Bu düşüncem yazarın diğer kitaplarını okuma hissi uyandırdı bende.  Okudukça da düşüncemin ne kadar doğru olduğunun bir kez daha farkına vardım. Cemile kitabı savaş dönemindeki aşkı mükemmel bir dille bize aktarıyor. Bu kitaplarda yazar hayatından esinlenmiş bence. Çünkü bu denli gerçekçi ve duygulu olması fazlasıyla önemli. Toprak Ana kadar olmasa da bu eser de güzel bence. Okumalısınız mutlaka. Kısa olduğundan rahatlıkla bitirebilirsiniz. Sade dil ve doğallık okurken büyük bir keyif almanızı sağlıyor.

 Cemile henüz dört aydır evliyken kocası Sadık’ı cepheye yollamak zorunda kalan genç bir kızdır. Erkek gibi çalışan ve çocukça hislerinden henüz kurtulamamıştır. Tüm gençler gibi o da her gün kolhozda çalışmaktadır. Köye bir gün Danyar isimli bir asker gelmiştir. Ancak Danyar çok içine kapanık olup kimseyle konuşmak istememektedir. Tek yaptığı var gücüyle çalışmaktır. Danyar ile Cemile birbirlerine aşık olduklarında ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Danyar aşkını türkülere vurmuştu. Peki, Danyar ile Cemile kavuşacaklar mı? Ya Sadık ne olacak? Danyar Cemile’ye türkülerini bir ömür söyleyebilecek mi?

" Tablomun kusursuz bir sanat eseri olmayışı umurumda değil. İnsan bir çırpıda büyük insan olamaz. Ama o benim için eşsiz bir değer taşıyor, onu çok, çok severim. O benim ilk bilinçli yaratma heyecanımdır. "

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Toplu Taşıma Cahiliyeti!

Bu yazımı İstanbul için yazıyorum. Belki diğer şehirlerde de durum aynıdır ama yine de pek bir bilgim olmadan değerlendirmek istemedim. İstanbul’daki hemen hemen herkesin kullandığı ama kullanmayı bilmediği toplu taşımayı anlatacağım bugün size.

 İstanbul artık 20 milyonluk bir şehir. Hatta belki de daha fazla. Verilere göre bu sayının büyük bir çoğunluğu işine, okuluna veya gezmeye toplu taşıma kullanarak gidiyor. Toplu taşımanın bu kadar yaygın olması süper bir şey bence. Çünkü trafiği daha aza indirgiyor. Yollara daha az araç çıkması demek doğaya daha az karbon salınımı demek. Bu da, her ne kadar küçücük de olsa, doğa adına yapılan iyi bir şey anlamına geliyor. Ama İstanbul’da toplu taşımanın daha ucuz olmasını düşünenlerdenim. Özellikle öğrenciler için.

 Tüm bunların yanında insanlar bu kadar çok kullanmasına rağmen hala öğrenememiş toplu taşımayı. En azından ben ve çevremdekiler buna hep rastlıyoruz. İnsanlar birbirini iterek bir yerlere varmaya çalışıyor. Bu fazlasıyla yanlış!

 Ben metro kullanmayı çok seven bir insanım. Trafiğe girmeden hızlıca istediğim yere gitmek süper bir şey benim için. Ama açıkcası arada gerilmeme neden oluyor. Neden mi? Kapıdan çıkarken insanların üzerime gelmesinden boğuluyorum! Tam kapının çıkışında “inenler ortadan, binenler kenardan” diye göstermesine rağmen ortadan binmeye çalışıyor bizim insanımız. Öncelik inenlerinken hemen binmeyi marifet sanıyor. Hâlbuki çok gereksiz ama bu benim canımı bir hayli sıkıyor. Birazcık dikkatli kullansak ne olur sanki?

 Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim benim vücudumda bazı engeller bulunduğundan. Bazen istemsizce kasılabiliyorum. Ama özellikle de gerildiğimde bu çok fazla oluyor. Herhangi bir otobüse bindiğimde insanlar bazen bana yer vermek istiyor. İyi niyetlerinden ötürü çok teşekkür ediyorum. Böyle düşünceli insanları gördükçe mutlu olmuyor da değilim. Ama bazen bunu abartanlar da var. Kendimi iyi hissettiğim zamanlarda bu teklifleri teşekkür ederek geri çeviriyorum. Bu reddime karşı sinirlenip kızan birçok insan da gördüm, üsteleyip benim gerilmeme ve kasılmama neden olanı da! İnsanlardan ricam şu ki; iyi niyetinizi kötüye çevirmeyin!


 Umarım artık insanlar toplu taşımada daha dikkatli, duyarlı ve nazik olur. Sevgiyle kalın.

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Gezen mi Okuyan mı?

Yıllardır klişe olan konulardan birini seçtim bu hafta. Bu konuda benim görüşüm şöyle: Çok okuyan dünyayı göremez, çok gezen insanı okuyamaz!

 Hayatın koşturmacası içinde gereksiz birçok şeye zaman harcayıp emek veriyoruz. Belki keyif alıyoruz ama bunların gelişimimize ve benliğimize bir fayda sağlamadığını bilmemiz gerekiyor. Örneğin dizi izlemek çoğu kişinin en büyük zamanını alan bir etkinlik. Kimi zaman saatlerce televizyon veya bilgisayar başında böyle şeyler için harcıyoruz vaktimizi. Halbuki bu tür şeyler zamanımızı çalmakla kalmayıp,  beynimizi bir hayli yoruyor. Dinleneceğimizi düşünürken daha da yorgun düşüyoruz. Şunu unutmamalıyız ki en güzel dinlence kitap okumaktır. Konusu ve tarzı fark etmez, kitabın her türlüsü ufkumuzu ucu bucağı olmayan yerlere götürür. Yalnızca yeni bilgiler öğrenmekle kalmaz, yeni bir hayatın merkezinde buluruz kendimizi. Karakterlerle beraber heyecanlanır, onlarla beraber üzülürüz. Belki hayatımız boyunca yaşayamayacağımız duyguları yaşarız. Hem kitaplar size hiç ihanet etmeyecek, sonsuz güvenle bağlanabileceğiniz birer dosttur. En kötü anınızda yanınızda olan, sevinçlerinizi paylaşan, dertlerinizi unutturan ve tüm bunları hiçbir karşılık beklemeden yapan yegâne varlıktır. Tüm bunlara karşın çeşitli bahaneler üretip kendimizi kandırmaya çalışıyoruz. En çok da “ iyi güzel ama benim vaktim yok o kadar” diyerek içimizi rahatlatmaya çalışıyoruz. Bu en büyük yalan! Kitap okumak isteyen insan bunun bir yolunu bulur bence. Yeter ki bunun için istekli olsun. Mesela günde 10 dakika ayırmak zor bir şey olmasa gerek. Daha sonrasında zaten kendiniz can atacaksınız daha fazla okumak için!

  Hayatımızın uzunca bir dönemini okullarda, sınıflarda oturarak geçiriyoruz. Salt bilgiyle beynimizi doldurup gerçek hayatı bilmeden yaşıyoruz. Mezun olunca da sudan çıkmış balık oluyoruz adeta. Sizce de bu kadar stabil kaldığımız yetmedi mi? Hayatı ve bilgiyi devinim içinde öğrenmek için durmayın! Seyahat ederek çok şey öğrenebileceksiniz. Örneğin dil öğreneceksiniz. Ama grameri sıkan, anlaması zor olan dillerden birini değil. Yaşamın, insanın dilini yaşayarak öğreneceksiniz. Böylece yaşamın amacını anlayıp duvarların arkasını görebileceksiniz. Birbirinizi bulacak ve hissedeceksiniz. Gezmek tarihi öğretir ama belgelerle ve kavramlarla değil. Zaten bu bilgilere artık birkaç tuşla ulaşabiliyoruz. Benim bahsettiğim şey tarihin sonuçlarını ve geleceğini görmek. Bir yerin kültürü, müzeleri, insanları ve toprağı bize bir kitabın gösterdiğinden çok daha fazlasını gösterebilir. Eğer bunlardan ders alıp anlam çıkarmaya çalışırsak, tarihin çok önemli bir öğretmene dönüştüğünü görebiliriz. Gezmek kendinize kendinizi öğretir. Günlük rutinlerinizden kurtulup kendinizin farkına varırsınız. İster 1 saatlik uzaklıktaki başka bir semt ister günlerce mesafedeki başka bir kıta olsun, gezmek hayatınızı uzatır. İşte bunun için durmayın, hayatı yaşayarak öğrenin!

Okumak da gezmek de kendi içinde başka bir dünya aslında. Ama bence tek başlarına yeterli değiller. İkisi bir olup kafa kafaya verdiklerinde, sizi bambaşka diyarlara götürür. Bol okuduğunuz ve gezmekten yorulduğunuz bir hayatınız olsun. Sevgiyle kalın.

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Okumalı –Her Şey Ben Yaşarken Oldu, Mustafa Becit

“Saatlerin eridiği bir şehirde zaman algısı sıfır ile bir arasındadır. Ya varsındır ya yoksundur. Yani sıfırın sağına bir virgül atıp binlerce sayı yazabilirsin ama asla bire ulaşamazsın. Çünkü sıfır ile bir arasında sonsuzluk vardır. Sıfır yokluktur, bir ise varlık. İnsan yaşamı boyunca yokluktan varlığa doğru yolculuk eder ama asla tam manasıyla bire ulaşamaz. Dolayısıyla tam manasıyla var olamaz. Ancak tahtalıköyü boyladığında tam manasıyla insanın varlığını anlamlandırabileceğini düşünüyorum.”

 Aslında kitabı okumaya kara vermem biraz zor oldu. Olumlu ve olumsuz birçok görüş almıştım. Ama kendi kendime “Okumaktan zarar gelmez.” dedim ve başladım okumaya. İyiki de okumuşum. Psikolojik açıdan bu kadar açıklayıcı ve sarsıcı bir kitap okumamıştım daha önce. Mustafa Becit’in farklı anlatım tarzı, sürükleyici olay örgüsü ve saf dili etkiledi beni. Öncelikle daha önce okuduğunuz kitaplardan en açık farkı, karakterlerin tek tek ele alınması ve psikolojik tahlillerin çok iyi yapılması. Zaman zaman terimler kullanılsa da anlayabiliyorsunuz rahatça. Psikoloji biliminin üzerine oturtulan bu kitabı okurken, bol bol Google’a girmeniz gerekebilir. Hem bilmediğiniz kelimeler olabilir hem de Jung, Freud gibi psikiyatrların görüşlerini daha iyi anlamak isteyebilirsiniz. Bu kitaptan önce açıkcası Psikoloji bilimine, din ve psikoloji arasındaki ilişkiye karşı pek fazla ilgim ve bilgim yoktu. Ama şimdi bu konuda araştırmalar yapıp kitaplar okumak istiyorum. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Özellikle de bu bilime merak duyanlar ve ilgilenenlerin bir başucu kitabı yapmasını gayet normal karşılayabilirim. Olumsuz olarak tek söyleyebileceğim, gerçekten fazlasıyla bilimsel olan birkaç bölüm var. Bu bölümler de beyninizin yorulmasına yol açabilir. Hatta bazen anlayamayıp tekrar tekrar okuyabilirsiniz. Yani en azından ben öyle yaptım. Ayrıca okurken mutlaka elinizde bir kalem olsun. Zira fazlasıyla altı çizilmesi gereken bölüm var. 

 Celal hayatın sillesini yemiş, kanı su gibi gören ve aşkı uğruna yaşamaya çalışan bir katildir. Annesi Celal’i doğururken öldüğü için babası hep onu suçlu görmüştür. Evden kovulduğunda henüz 7 yaşındaydı. Celal 22 yaşındayken ilk cinayetini işlemiş, ardından içindeki kini tutamayıp babasını da öldürmüştü. Bundan sonra artık o gözü pek bir katildi. Ama Serap ile tanışması hayatını yenilemeye yetmiş, aşk onu hayata bağlamıştı. Evlenmişler hatta Melek adında bir kızları olmuştu. Ama bir gün Serap ve Melek’in ortadan kaybolması, Celal’in intikam ve merak sahibi olmasına, yaşam amacının karısı ve kızı olmasına sebep olmuştur. Peki, Doktor ve Pars tüm bu olayların neresinde? Tüm bunlar bir oyunun parçası mıydı? Yusuf neden böyle bir hayatı seçmişti?

 “… İnsanın birey olma içgüdüsü vardır. Birey olarak toplum tarafından kabul görülme, birey olarak başarıyı tatma, birey olarak kariyer yapma, birey olarak saygınlık, itibar, şan şöhret kazanma gibi eğilimleri vardır. Ancak insanın bireysellikten ya da bireyselleşmekten kastın ne olduğunu tam manasıyla çözememesi, egoyu ve beklenti skalasını yükseltmiştir. Bencil, öfkeli ve ne istediğini bilmeyen insan tipleri tezahür etmiştir. Dolayısıyla ortalık sağlıksız, psikolojik olarak bitmiş ve sürekli arayış içine giren insanlarla dolmuştur.”

30 Temmuz 2016 Cumartesi

Dünyaya İyilik Yap!

 Hayatımızın otomatikleştiği, her şeyin sanal ortamda yapıldığı bir çağdayız. Bütün işlemlerimizi bilgisayarlarımızdan, telefonlarımızdan ve tabletlerimizden yapıyoruz. Ama bir şeyi unutuyoruz; dünya elimizden gidiyor!

 Tüm yaşamımızın dijitalleşmesi aslında biz insanlar için en büyük kolaylık. Reklamlarda dedikleri gibi her şeyi bir tıkla satın alabiliyoruz. Para yollayabiliyor, dünyanın bir ucundan haber alabiliyoruz. Nesnelerin interneti (IOT) ile beraber giyilebilir teknolojiler üretiliyor artık. Bu ucu bucağı görünmeyen gelişmelere kendimizi kaptırıp, kendimiz için ne büyük yanlışlar yaptığımızı fark etmiyoruz. Tembelleşiyoruz ve ellerimizdeki küçük makinelere bağımlı ediyoruz kendimizi. Tabi bu herkes için geçerli olmayabilir ama özellikle Y kuşağı olan bizler hayatımızı teknolojik gelişmelere göre yaşıyoruz. Belki bu bizim neslimiz için çözülmesi mümkün bir sorun ama bu sorunun Z nesli ve gelecek nesiller için çok büyük problemler doğuracağına inanıyorum. Belki de doğa denen şey onlar için sadece bir kavramdan ibaret olacak. Çünkü tüm inovatif hareketler, küçük ya da büyük doğaya zarar veriyor. Bu çok acı bir durum. Çözülebilir mi? Bunun cevabını ben veremem ancak görünen şu ki, insanlar bu konuda hatalar yaptığının farkında ama çözmek için bir yol aramıyorlar. Belki yumurta kapıya dayanınca bir yolunu bulurlar!

 Son 10 yılda herkesin ağzında olan “globalleşen dünya” çok doğru bir kavram aslında. Belki “birleşen dünya” da diyebiliriz. Artık uzaklar yakın, zorlar kolay insanoğlu için. Asıl sorun şu ki, tüm bunlar yapılırken, aynı zamanda “küresel sorun” kavramının da ortaya çıktığını umursamıyoruz. Herkes “küresel ısınma” denen şeyi duymuştur. Peki bunu çözmek için biz ne yapıyoruz? Dünyanın sürdürülebilirliği için hiçbir şey yapma niyetinde değiliz. Doğayı katlederken geleceğimizi, çocuklarımızı ve diğer canlıları düşünmüyoruz. Hâlbuki çok kolay! Biraz empati, biraz araştırma ve biraz da dikkatle bunların çözümünü kendiniz de bulabilirsiniz. En basitinden örnek vermek gerekirse, atıklarımızı azaltıp, çöplerimizi geri dönüşüme uygun şekilde ayırabiliriz. Eski kıyafet, eşya vb. gibi şeylerimizi atmak yerine, anne babalarımın eskiden yaptığı gibi onararak onları kullanılabilir hale getirebiliriz. Bu bir banellik değil, dünya için iyiliktir. Tüketim çılgınlığı yerine onarım çılgınlığı olsa mesela? Hem paramız hem anılarımız hem de dünyamız cebimizde kalır.

 Dizilerde ve filmlerde mutlaka duymuşsunuzdur: “Böyle bir dünyaya çocuk getirmek ne kadar doğru?” mottosu dillere pelesenk oldu bence artık. Savaşlara, kavgalara, sevgisizliğe hep karşıyız diyoruz ama bu yaptıklarımızın da bunca kötülükten farkı yok. Umarım gelecekte gerçekten de yaşanamayacak bir yer haline getirmeyiz dünyayı. Bu noktada en büyük görev de bizlere düşüyor. “Ağaç yaşken eğilir” mantığıyla hareket edip çocuklarımızı bu güdüyle büyütmeliyiz. İşte bunu başarabildiğimiz zaman, evren mucizesine en büyük teşekkürümüzü vermiş olacağız!

Eğer dünya ve gelecek için, geleceğimiz için, küçük bir iyilik yaparsanız çocuklarımız daha mutlu olacak. Bunu düşünerek hareket etmeniz en büyük motivasyonunuz olsun. Sevgiyle kalın.

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Okumalı- Bülbülü Öldürmek, Harper Lee

“Bülbüller bizi eğlendirmek için şarkı söylemek dışında bir şey yapmaz. İnsanların bahçelerindeki bitkileri yemezler, mısır ambarlarına yuvalanmazlar, tek taptıkları iş bize içlerini dökmektir. İşte bu yüzden bülbülleri öldürmek günahtır.”

 Okumam için çok tavsiye edilen ama ertelediğim bir kitap Bülbülü Öldürmek. En sonunda ben de okudum ve bu kadar beklediğime pişman oldum. Özellikle yaşadığımız şu günlerden sonra içimi huzurla dolduran bu kitapta, çocukluk masumiyetinizi hatırlıyor, hatta belki de yeniden yaşıyorsunuz. Hiçbir zaman anlayamadığım insan ayrımını akıcı, sade ve açık bir dille ele almış Harper Lee. Bir çocuğun ağzından siyahî insanlara yapılan haksızlıklar ve onlara karşı duyulan ön yargı anlatılıyor. Okurken olaya o kadar bağlandım ki, Scout ile beraber zaman zaman sinirlenip merak ettim. Anlatım çok güçlü ama bir o kadar da anlaşılabilir. Size tavsiyem,  bu kitabı kendinizi Scout yerine koyarak okumanız. Böylece duyguyu daha çok hissedebilirsiniz.

 Anlatıcımız Scout Finch, Maycom’da yaşayan henüz 6 yaşındaki bir kız çocuğudur. Babası Atticus Finch, gözünü daldan budaktan sakınmayan,  sürekli okuyan ve okumanın gücüne inanan bir avukattır. Scout’un annesi, o henüz 2 yaşındayken bu dünyadan göç etmiştir. Abisi Jem ve sadece yazları gelen Dill, Scout’un en yakın arkadaşlarıdır. Scout, Jem ve Dill’in en çok merak ettikleri konu, yıllardır evden dışarı çıkmayan, çıkıyorsa da sadece geceleri çıkan, Arthur Radleydir. Onlar bunu merak ederken, Bay Atticus, Tom adında bir siyahiyi savunmak zorunda kalmıştır. Siyahilerin kötü insan olarak sayıldığı Maycom’da, Finch ailesi artık dışlanan ve kötülenen bir aile olmuştur. Ama Atticus, çocuklarına yine de buna kızmamalarını söylemektedir. Mahkeme günü geldiğinde Scout, Jem ve Dill babalarını haberi olmadan mahkemeyi izlemiştir. Atticus’un çok iyi bir savunma yapmasına rağmen, juri buna inanmayıp Tom’un aleyhine karar vermiştir. Bundan sonra gelişen olaylar, Scout’u derinden etkilemiş, onun içindeki merak duygusunun artmasında neden olmuştur. Maycomb halkının bu tavrı devam edecek miydi? Scout ve Jem, Atticus için korkmakta haklı mıydı?

 Gerçekten çok huzur verici bir kitap olduğuna inanıyorum. Doğruları söylemenin mutluluğu kadar güzel bir şey var mı? Devamı olan “Tespih Ağacının Gölgesinde” kitabına hemen başlayacağım. Bence siz de hemen okumalısınız.

 “Hepimiz biliyoruz ki, bazı insanların bizi inandırmaya çalıştıkları gibi insanlar eşit yaratılmamıştır… bazıları ötekilere göre daha zekidir,  bazı insanlar doğuştan kazanılmış daha fazla olanağa sahiptir, bazı insanlar ötekilere göre daha fazla para kazanır, bazı kadınlar başka kadınlara göre daha iyi kek yapar… bazı insanlar pek çok başka insanın normal kapsama alanı içine girmeyen yeteneklere sahiptir.” 

23 Temmuz 2016 Cumartesi

Gelecek Senin Mi?

  Özellikle üniversite tercihlerinin yapıldığı şu dönemde, tüm adaylar ve aileleri eminim fazlasıyla stres yaşıyorlardır. Tabi bir yandan da gelecekleri için en doğru kararı verme çabası içindeler. Peki acaba kimin geleceği? 

 Henüz bir yıl önce bu stresi ben de yaşadım, hem de fazlasıyla. Ama atabileceğim en doğru adımları attığıma inanıyorum. Bu tecrübelerimi sizlerle paylaşacağım elbette. Ama öncelikle size en önemli şeyi söylemeliyim: Gençler kendi geleceklerine kendileri karar versin! Özellikle Türk toplumunda aileler, çocuklarının geleceklerini kendi istedikleri gibi yönlendirmeye çalışıyorlar. Eğer bu yeterli miktarda kalırsa çok iyi aslında, ne de olsa hayat tecrübeleri bizden çok daha fazla. Ama gördüğüm kadarıyla, aileler tamamen kendi istediklerinin olmasını istiyorlar. Bu da gençlerin istemedikleri bir gelecek kurmalarına neden oluyor. Bırakın da insanlar kendi istediklerini yapsın, tercihlerini özgürce yapsınlar. Ailelerin dik başlılığı yüzünden geleceğini göremeyen insanlar olmasın! 

  Geçen sene sınav açıklandığında, bütün yıl boyunca verdiğim emeğin karşılığını alamadığımı düşünüyordum. Moralim bir hayli bozuktu, kafam korkunç derecede karışıktı. Ama bir yandan da hızlı bir şekilde hayallerim için en doğru kararı vermeliydim.En büyük şansım ailemdi. Ne tercih edersem edeyim, arkamda olacaklarını söylediler ve beni tercihimde özgür bıraktılar. Ben de o kısa süreyi en doğru şekilde değerlendirmek için bir maratona başladım. Her gün 2-3 tane üniversite kampüsü gezdim, birçok bölüm hakkında bilgi aldım. Ulaşabileceğim ve tanıdığım tüm hocalardan bilgi aldım. İstanbul'daki tercih fuarlarına katıldım. İnternetten her bölümü ve üniversiteyi çok iyi araştırdım. Çok düşündüm,  kafamda her şeyin sonucunu tahmin etmeye çalıştım. Tercihleri yaptığımda emindim her yazdığımdan. Doğru şeyler yapmışım ki şu an olduğum yerden çok memnun ve mutluyum. Sadece kendim de değil, tüm bunları beraber yaptığım ve yaşadığım en yakın arkadaşım da gittiği üniversitede gayet mutlu. Kendimiz için en doğru kararı vermiş olmak bize müthiş bir motivasyon veriyor şimdilerde!
  
 Son olarak size bunu tekrar söylemek istiyorum: Kendi geleceğinizi kendiniz seçin! Hayallerinizi, planlarınızı ve sevdiğiniz şeyleri bir tartıya koyun ve kendiniz için en doğru kararı verin. Güzel ve doğru seçimler yapmanız dileklerimle. Sevgiyle kalın.

20 Temmuz 2016 Çarşamba

Okumalı – Toprak Ana, Cengiz Aytmatov

 “Bir insanın kaderi, dağdaki patika gibidir: Bazen çıkar, bazen iner, bazen de dibi görünmeyen bir uçurumun başına gelip durur. İnsan tek başına böyle bir yolda ilerleyemez, ama birleşenler, birbirine omuz verenler her engeli aşarlar. Bizim alt-üst olan hayatımız için de aynı şeyi söyleyebiliriz.”

 İyi dileklerinizi çantanızdan çıkartan bir kitap Toprak Ana. Dünyadaki tüm kötülüklerin karşısında kalbini bize açmış bekleyen toprak ana, bir ananın yürek yıkıntılarını dinlerken adeta hayat dersi veriyor biz insanlara. Tembelliğinizi sorgularken, toprağa ne kadar da kötü davrandığımız çıkıyor su yüzeyine. Savaşı, verdiği acıları, oluşturduğu derin yaraları hissediyorsunuz vicdanınızda. Her şeyin başından birlik olmakla gelirsiniz, parayla değil. Sevgiyi hissetmek için kan bağına gerek yok, o koca yüreklerimizde hep var zaten. Aşk hep var, saygı hep var, inanç hep var…

 Hayatımda şu ana kadar okuduğum birçok kitap olmuştur. Ama hiçbir kitaptan bu denli etkilenmedim. Yüreğimde hissettim Tolgonay ananın acısını. Kulağımda küpe artık toprağın serzenişleri. Cengiz Aytmatov mükemmel bir dil, harika bir betimleme ile yazmış bu eserini. Savaşın acısı, sevginin varlığı gibi kimi iyi kimi kötü duyguları hatırlıyorsunuz zaman zaman. Buna rağmen aklınız hep kendinize dönüyor. Sorguluyorsunuz kendinizi bir sorgu hakimi edasıyla. Bir başucu kitabı olmasını düşündüğüm Toprak Ana, dünyaya bakış açınızı değiştiriyor. Bir çırpıda okumak isteyeceğiniz bu kitap, artık hayatıma eklenen bir dönüm noktası!

 Baş karakterimiz Tolganay Ananın hüzün, acı ve sevgi dolu hayatı… Henüz daha  genç bir kızken, tarlada sevip, ömürlük hayaller kurduğu Suvankul ile hayatını birleştirir. Artık Suvankul’un boz turgayıdır Tolganay. Kurdukları hayaller gerçekleşmekte gecikmemiş, üç oğulları olmuştur; Kasım, Maysalbek ve Caynak. Birbirlerine ve çocuklarına olan sevgileri, topraklarına olan aşkları onlar için en büyük mutluluktu. Hatta gün gelip Kasım’ı evlendirdiklerinde, hayatta onlardan mesudu yoktu sanki. Tolganay’ın gelini Aliman, kendisi gibi yüreği de güzel bir kızdı. Kasım’ı da kendinden çok seviyordu. Ama kara haber gelmişti; savaş başlamıştı. Köydeki erkekler sırayla askere gidiyor, geride kalan kadınlar da elbirliğiyle cepheye hasat yetiştirmeye çabalıyordu. Oğullarının ardından Suvankul’un da askere alınması, Tolganay Ananın üzerine yük ve acı bindirmişti. Artık o kolhozunun reisi, gelininin tek avutucusuydu. Peki ne olacaktı? Evin erkekleri sağ salim dönebilecek miydi? Aliman tüm bunlara göğüs gerebilecek miydi?


 “ İşte o anda anladım ki, bir ananın mutluluğu, milletin mutluluğundan doğuyor, aynı kökten olan ağacın dalları gibi bir kökten geliyor. Kaderi de onun kaderiyle bir oluyor. Çektiğim bütün acılara, hayatın bana indirdiği korkunç darbelere rağmen bugün de bu düşüncedeyim. Ne olursa olsun, milletim yaşıyor, ben de yaşıyorum.”     

16 Temmuz 2016 Cumartesi

Sevginin Hasat Zamanı

 İnsanlığın kan ağladığını hissettiğim şu günlerin, içimde derin yaralar oluşturduğunu söylemem gerek. Dünya kötü bir yöne gidiyor ve bunu sebebi de biziz!

 Özellikle son günlerde gördüğüm kadarıyla, bir kaos ortamında sürükleniyoruz. Ne kadar kabul etmek istemesek de korkuyoruz geleceğimizden. Bunu sadece Türkiye için de demiyorum; artık dünya tamamen bir bataklığa sürükleniyor. Biz insanlar birbirimize nedensiz düşman oluyoruz. Sevmek yerine nefret duygusunu sindiriyoruz yüreğimize. Birbirimize değer vermek yerine, kötü bir anımızı kolluyoruz belki faydası olur diye. Ne zaman biz bu kadar sevgisiz olduk? Ne için böyleyiz? Teknoloji değişti, toplum yapıları değişti, kısacası her şey değişti. Ama kendimize samimiyetimiz neden değişti? Biz insanlar vicdanın beden bulmuş haliydik, sevgi saygıyla her şeyi çözebilirdik. Ama neden şimdi böyleyiz? Her gün savaşlar ve çıkar çatışmaları yüzünden yüzlerce insan ölüyor. Çocuklara saçma sapan nedenlerden birbirlerine sırt dönmeyi gösteriyoruz. Mala mülke değer verip insanlığımızı unutuyoruz. İçimizdeki en güzel sevgi duygularını açığa vurmak yerine, ar damarı patlamış gibi dolaşıyoruz ortalıkta. Ne zamana kadar gidecek böyle? Anneler artık uyuyamaz oldu çocuklarını, onların geleceğini düşünmekten. Yeter artık!


Toprak… İnsanın tek kara gün dostu toprak. Bize her zaman ne istersek veren toprak. İnsanoğluna sevgisini veren, güvenebileceğimiz tek varlık olan toprak. Evrendeki her şeye aşkla kucak açan toprak. Toprak bu kadar dostça davranırken biz ne yapıyoruz? Ona sahip olma çabasıyla geçirmeye çalışıyoruz tüm vaktimizi. Onu sevmeyi geçtim, ona karşı saygının en ufak zerresini bile duymuyoruz. Savaşta tarafsızca herkese kucak açan da odur, evlatların analarını sonsuzluğa emanet ettiği yer de. Anlayamıyorum onunla bu kadar düşman olmamızı. Bırakın dost kalalım. Beraber sevgi tohumları serpelim yüreklere. Onunla iyi anlaşabildiğimiz zaman öğreneceğiz insani duyguların bizi ne denli kör ettiğini.


 Bu yazımı değerli ozanımız Neşet Ertaşın bir sözüyle bitirmek istiyorum: “Darda kaldım diye umutsuz olma, yok iken dünyayı var eden vardır.” Sevgiyle kalın ve sayın.

12 Temmuz 2016 Salı

Okumalı – Çavdar Tarlasında Çocuklar – J. D. Salinger

“… Bütün ziyaretçiler arabalarına atlayıp, radyolarını açabilirler, yemeğe bir yerlere gidebilirlerdi; Allie dışındaki herkes. Buna dayanamamıştım. Yalnızca bedeni filan mezarlıktaydı, ruhu cennete gitmişti, biliyordum bütün bu zırvalıkları, ama yine de dayanamıyordum. Keşke orada olmasaydı diyordum. Onu hiç tanımadınız. Onu tanısaydınız, ne demek istediğimi anlardınız. Hava güneşliyse durum pek o kadar kötü sayılmaz, ama güneş de yalnızca canı istediği zaman çıkıyor ortaya…”

 Uzun zamandır elimde olan ve çoğu arkadaşımın önerdiği bir kitaptı Çavdar Tarlasında Çocuklar. Aynı zamanda “Okunması gereken 1000 kitap” listesinde de yer alıyor. İlk müsait zamanımda başladım ben de okumaya. Niye bu kadar beklemişim ki?

 Psikolojik betimleme ürünü olan Çavdar Tarlasında çocuklar, ergen bir gencin düşünce yapısını gayet açıkça gözler önüne seriyor. Kişinin içinde yaşadığı çatışmaların, insan ilişkileri üzerinde nasıl bir etkisi olabilir sizce? Salinger de tam bunu anlatmak istemiş. Peki baş kahramanımız Holden, neden herkesten ve her şeyden nefret ediyor? Bu nefretin kaynağı ne? Kendi hatalarını bildiği halde neden düzeltmek için çaba harcamıyor?

  Kendinizi Holdenin yerine koyacağınıza ya da koymak isteyeceğinize eminim. Bence bunu yapmalısınız çünkü bu sizin kendinizi sorgulamanızı da sağlar. Belki ilk seferinde anlayamayabilirsiniz. İki defa okumanız çözümleme yapmak açısından daha rahat olacaktır bence. Aslında dil çok açık ve net. Fakat dilin açıklığının yanı sıra, kelimelerin arasında bir ironi de var. Özellikle psikolojiyle ilgilenenlere çok şey öğreteceğini ve çok fayda sağlayacağını düşündüğüm bir kitap. Zaten çok kısa olduğundan kısa sürede rahatlıkla okuyabileceğinizi düşünüyorum. Yazarın kahramanın ağzıyla anlatması da anlamamızı kolaylaştırmış doğrusu.


 Keyifli okumalar.

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Okumalı – Labirent, Ölümcül Kaçış – James Dashner

 Öncelikle şunun söylemeliyim ki, kitabın filmini önceden izlemek gibi bir hata yaptım. Size ilk önerim kitabı okuyun. Dikkat ederseniz “öncelikle kitabı okuyun” demedim. Açıkçası kitapla film arasında çok fark olduğundan filmi izlemeye gerek görmüyorum. Ama betimleme açısından bazı bölümleri aydınlatabileceğinden filmi de izleyebilirsiniz.

 Kitap gayet açık ve sade bir dille, fantastik bir anlatım biçimiyle anlatılmış. Kendinizi rahatlıkla ana karakter Thomas’ın yerine koyabilirsiniz. Bu heyecanınızı daha fazla arttıracaktır ancak ara ara kafanızın karışmasına neden olabilir. Okurken heyecanınız doruk seviyesine ulaşacaktır fakat bu kitaptan fazla bir şey öğrenmeyi beklemeyin. Sadece arada kafanızı dinlendirmek ve betimlemenizi kuvvetlendirmek için okumalısınız. Ama bence mutlaka vakit ayırıp okumalısınız. Kendinizi böyle bir heyecandan mahrum bırakmayın bence.

 Kitabın ana karakteri Thomas, Kayran isimli, çevresi labirentle çevrili bir köye yollanır. Ancak Thomas’ın hafızası tamamen silinmiştir. Tek hatırladığı, doruluğundan emin olmadığı ismidir. İçindeki merakla her şeyi öğrenmek isteyen Thomas, başına geleceklerden habersiz olarak ve “koşucu” kelimesinin Kayran dilinde ne anlama geldiğini bilmeden, koşucu olmak istediğini anımsar. Ama bir yandan da yüreği korku ve merakla çarpmaktadır. Üç beş kelime öğrenmesi yetmişti Thomas’a, Kayran’dan korkması için. Izdırap veren, değişim, yaratıcılar ve sokulmak. Ne demekti bunlar? Hiç öğrenebilecek miydi? Tüm Kayranlılar öleceklerinden eminken, Thomas kurtulmanın bir yolu olduğunu nereden anımsıyordu?

 Bu sorular sanırım meraklanmanıza yetmiştir. Şahsen ben kitabın son yüz sayfasını, bir çırpıda ve heyecanım doruklarımda okudum. Her ne kadar ana karakter ön planda olsa da, psikolojik tahlil bakımından kitap kendinizi tüm karakterlerle beraber sorgulamanıza yol açıyor. En başta da dediğim gibi, filmi önceden izlemiştim. Ama buna rağmen, daha doğrusu kitapla filmin çok farklı olduğunu fark ettiğimden itibaren, kitap daha da ilgi çekici bir hale geldi benim için.  

4 kitaplık bir seri olan Labirent’in ilk kitabı Ölümcül Kaçışı okudum ben. Diğer kitapları daha farklı bir zamanda okumak istiyorum. Ama eminim ki onlar da bunun kadar heyecanlıdır.  

5 Temmuz 2016 Salı

Bugün bayram, erken kalkın çocuklar!

Bayramın en güzel yanı manevi açıdan insanları birleştirmesidir. Güzel bir Ramazan ayının ardından bayram geldi çattı. Hepimize heyecan getirdi!

  Öncelikle tüm Müslüman âleminin Ramazan Bayramı kutlu ve mutlu olsun. Hepimiz için huzurlu ve sağlıklı bir bayram olur umarım. Bayramda hep dediğimiz şeylerin lafta kalmaması en büyük dileğim. Büyüklerimizi ve özellikle hasta insanları unutmamamız gerek. Onlar en küçük bir şeyde mutlu olabilirler. Özellikle de bayramlarda. Onun için bayramda onları mümkünse ziyaret edelim, değilse de arayalım. Google’dan arayıp bulduğumuz bayram mesajlarını kısa mesajla yollamak yerine arayalım! İlla da tanıdığımız olmasına gerek yok. Darulacizenin kapısı her zaman herkese açık. Oraya bir çicekle gidip oradaki büyüklerimizi mutlu edelim. Hiç tanımadığımız bir teyze ya da amcanın mutluluğunu görmek kadar güzel bir şey yok hayatta. Özellikle çocuğu olanlar çocuklarını da götürmeliler. Onlara da bunu küçüklükten aşılamalılar. Onlar bizim geleceğimiz. Küçükken ne öğrenirlerse hayatları boyunca onu yaparlar. Tabii çocukları da unutmayın. Onların bayramı. En mutlu günleri belki de. İmkanı olanlar bayramlıklarını alıp giydiler. Peki ya imkanı olmayanlar? Onları da en azından bir bayram harçlığıyla sevindirebiliriz.

  Bu bayram bir değişiklik yapıp kalbimizi dillendirelim. Ailemize, sevdiklerimize “Seni seviyorum” demekten alıkoymayalım kendimizi. Kader bu, ne zaman ne olacağını bilmiyoruz. Keşke dememek için, mutlu olmak ve etmek için sevdiğimizi söyleyelim sevdiklerimize. Çekinmemiz gereken bir şey yok. Sevmek en güzel eylem. Özellikle de bayramlar bunu dillendirmemiz için en güzel zamanlar.

 Bu bayram yaşamla boğuşmayı bir kenara bırakıp hayata gülümseyelim. Mutlu olan insan, herkesi mutlu edebilir.  Sevdiklerinizle huzur dolu ve keşkesiz bir bayramınız olsun.

2 Temmuz 2016 Cumartesi

Hayatı Gönlünce Yaşa!

 İnsanların zihinlerine kodladıkları bir ezber var: “Hayat Kısa!”. Hayat kime ve neye göre kısa? Hayatımızı neyle kıyaslıyoruz ki kısa veya uzun diyebiliyoruz?

  Yeryüzündeki hiçbir canlı dünyadan ne zaman gideceğini bilemez. Sadece istatistiklerden ortalama bir yaş çıkarılabiliyor. Bu da tabii ki sadece bir veri olarak kalıyor. Peki insanlar neden hayatlarının farkına varmadan yaşıyor? Ömrümüzün ne zaman sonlanacağını bilmediğimiz halde nasıl bu kadar umursamaz davranabiliyoruz? Hayattaki en büyük inançlarımdan biri, insan yapmayı istediği her şeyi biraz çaba ve biraz planlı yaşamakla yapabilir. Planlama derken katı bir düzenden bahsetmiyorum. Sadece hayatımızda vereceğimiz karaları önceden biraz düşünmekten bahsediyorum. Herkes gezmeyi, keşfetmeyi ister. Belki “Ben evimde oturayım, kimse etlime sütlüme karışmasın” diyenler de vardır. Ama bu kişiler azınlıktır diye tahmin ediyorum. Tabii ki onlara da saygı duyuyorum. Ama ben şimdi gezmek isteyip de evinde kös kös oturanlardan bahsediyorum. Onlara ana fikrimi en baştan söyleyeyim: Evde oturan erken ölür!
  Şahsen ben “Bir dostum olsun bana yeter!” kafasında bir insanım. En yakın arkadaşımla beraber maddiyatımız el verdiğince merak ettiğimiz her yere gitmeye çalışıyoruz. Ne kadar yorulsak da günün sonunda cebimize koyduğumuz keyif ve anılar bize yetiyor da artıyor. Mutlu olmak için keyif aldığımız şeyi yapmak bize yetiyor. Bazen canım kafa dinlemek istiyor, kalkıp gidiyorum tek başıma bir yerlere. Rahatlamak için çok bir şey istemiyorum, Beşiktaş-Kadıköy vapuruna binip martılarla muhabbet ederek deniz havası almak o an bana hiç kimsenin ve hiçbir şeyin veremeyeceği keyifi veriyor. Gönlümden geçeni yapmış, mutlu olmuş oluyorum. İnsanlar da böyle olmalı. Gönülleri o an nerede olmak istiyorlarsa orada olmalı, ne yapmak istiyorlarsa onu yapmalılar. İsteklerini bahanelerle örtbas etmek yerine, kalplerini dinleyip gönlünce hareket etmeliler. Kimseye aldırış etmeden, “o ne der?” kafasından kurtulmuş olarak. Bana mesela gezgin der herkes. Kabul ediyorum gezmeyi seviyorum ve geziyorum da. Hayatımı düzenli yaşadığım için gezmeye de vakit kalıyor. Hiçbir şeyi ertelemek veya iptal etmek zorunda kalmıyorum. Bu da beni doyuruyor.

  Dediğim gibi siz siz olun, gönlünüz ne yapmak istiyorsa onu yapın. İnsanların söylediklerine kulak asmazsanız hayattan alacağınız haz iki katına çıkacaktır.

25 Haziran 2016 Cumartesi

Ne Duruyosun Arkadaş?

 Atasözleri bize örnek olmak ve yol göstermek için vardır. Bunlardan en sevdiğim: “Öğrenmenin Yaşı yok.” Sadece yaşı mı yok? Bence zamanı ve konusu da yok!

 Biz insanlar merak konusunda diğer canlılardan çok farklıyız. Her şeyi merak edip öğrenmek isteriz. Ama neden öğrenmek için kendimize vakit yaratmayız? Gördüğüm kadarıyla insanlar merak ettikleri konuyu öğrenmek yerine günü kurtaracak şekilde, Google’dan üstünkörü okuyorlar. Bu belki günü kurtarmada iyi olabilir ancak uzun vadede öğrenmediğimiz için bize hiçbir fayda sağlamaz. Bence bunun yerine insan merak ettiği bütün konuları biraz daha fazla vakit ayırarak uzmanlık seviyesinde öğrenebilir. Özellikle biz Türk toplumu olarak okumayı sevmeyen bir toplumuz. Ya da seviyoruz ama bir türlü vakit bulamıyoruz. Arkadaş bir düşün! Bir gün içinde o kadar saçma şeylere vakit ayırıyoruz ki haddi hesabı yok. Bunun yerine zamanımızı planlı programlı yaparsak, zamanımız yeni bir şey öğrenmek için fazlasıyla yetecektir. Ben kendimden örnek verecek olursam; otobüste, yolda, evde dinlenirken ya elime kitabımı alıp okuyorum ya da telefonumdan vikipediye girip merak ettiğim bir şeyi not alarak öğrenmeye çalışıyorum. Bilgisayarımdan istediğim bir konuyu en ince detayına kadar videolarla öğrenmeye çalışıyorum. Artık onlarca ücretsiz eğitim platformu var ki… İnternete girip bakmamız yetecektir bunları öğrenmek için.

 Ben televizyon izlemem. Sadece futbolu sevdiğim için bazen maç izliyorum. Bu sayede de fazlasıyla boş vaktim oluyor. Boş vakit, “boş vakit” olarak kalmasın diye internete girip hemen yeni bir şeyler öğreniyorum. Örneğin şu an yazılım ve işaret dili öğrenmeye çalışıyorum. Tabii ki profesyonel seviyede öğrenmek fazlasıyla vakit gerektirecek ama yeni bir şey öğrenmek istiyorsam bunu umursamamalıyım. Öğrenemezsem ya birinden yardım almaya çalışıyorum ya da kursa gidiyorum. Çünkü “Benim ne işime yarayacak ki?” kafası artık hüküm sürmüyor dünyada. Bilmezsen sen kaybedersin başkası değil. Bir konuyu bil ki o konuyla ilgili rahat rahat yorum yapabil. Mesela bizim ülkemizde önüne gelen herkes din ve siyasetle ilgili yorum yapıyor. Ama kim ne biliyor?


Bugünden itibaren hayatınız yeni bir değer katmak için merak ettiğiniz şeyi öğrenin derim. Emin olun ki özgüveniniz artacak. Kendinizde değişiklikle fark edeceksiniz olumlu yönde. Unutmayın; vakit yönetiminizi iyi yaparsanız hayatınıza değer katmak için bir adım önde olacaksınız. 

13 Haziran 2016 Pazartesi

Türkiye'de "İnsan" olmak

Aslında insan olmak başlığı biraz farklı olabilirdi; mesela 'Türkiye'de Kalıplar' olabilirdi. Çünkü büyük bir sorun bence. Yaşamımızı kalıplara göre şekillendiriyoruz!

 Ben hiç yurt dışına çıkmadım. Ama sadece okuduğum kaynaklardan ve öğrendiklerimden söyleyebilirim ki, insana değer vermek bakımından Dünyanın çoğu ülkesinden geriyiz. "Değer vermek" dediğim şey tabi ki kişiden kişiye değişir. Ama biraz aklı başında olan bir kişi gerçekleri görebilir. Biz toplumca kalıplara çok takılıyoruz. İşimize gelince hepimiz "Alevi, Sünni, Türk, Kürt ayırmadan hepimiz kardeşiz!" ezberini söylüyoruz. Ama günlük hayatta bunu yapıyor muyuz, bence hayır. Ben bir tek etnik kökenlerden bahsetmiyorum. O iyi, bu kötü, şu engelli, bu fakir... Daha neleri. Ya neden ya? Ben buna 2 yıldır ciddi ciddi kafa yoruyorum ama mantıklı bir açıklamasını bulamadım. Lütfen biliyorsanız söyleyin.

Geçenlerde başımdan bir olay geçti. Onu anlatmak istiyorum. Benim vücudumda belli sorunlar ve bazı hareketlerimi engelliyor. Bunu söyleyince insanlar şaşırıyor onu da anlamış değilim. Okumuş dediğim, belirli kısıtlamaları olan insanlar için çalışan bir öğretmen ile beraber bir toplantıdaydım. Konu açıldı ve arkadaşlarımdan biri "engelli" kelimesini kullandı. Bence gayet normal. Ülkede bu kelime yerleşmişken artık normal karşıladım. Bence gayet gereksiz olmasına rağmen hem de. Ama o öğretmen dediğim kişi şunu dedi:
- "Engelli kelimesi çok kötü değil mi ya! Bence başka bir kelime kullanmalıyız." Biraz düşündükten sonra "Bence 'istisnai' kelimesi uygun!" dedi.
Ben buna çok sinir oldum ama çok yansıtmamaya çalıştım. Arkadaş neden bir kalıp bulmaya çalışıyoruz ki? O da insan sen de insansın. Olay bitmiştir. Neden ötekileştirmeye çalışıyoruz ki? Ben bu konuda biraz hassasım belki abartıyorum ama gerçekten kırıcı. Başka bir durum için de geçerli bu. Neden bir kalıplaştırma çabası? Türk toplumu olarak konuşmayı çok severiz. Peki o zaman normal bir dille rahat rahat açıklamak varken neden insanları tek bir kelimeyle sınırlamaya çalışıyoruz? Bugünden itibaren hayatınızda gözlemleyin bence. Bakalım siz de yapıyor musunuz?

Ben bunu bugün yazıyorum ama sanmayın ki bunu ben de yapmadım. Henüz iki yıl öncesine kadar bizzat ben de bu kalıplara takılıyordum. Bir Müslüman olarak bir Ateistle tanıştığımda, o kişinin kötü bir insan olduğunu düşünmekten alamamıştım kendimi. Ama ne büyük yanlışmış! İnsanın dili, dini, kökeni değilmiş önemli olan. Saygı ve sevgi denen şey her şeye yetiyormuş. Şu an o kişi benim en yakın dostum. Kendisine herkesten çok güvenirim. Anladım ki kalıp denen şey sadece kafamızda! Hayatta öyle bir şey yok.

10 Haziran 2016 Cuma